Yunanistan

Sonunda sıcağı sıcağına bir yazı yazabileceğim. Ertelemeden… Kavala’dayım. Kyriakos’un memleketi. Kaç yıl birlikte çalıştık üniversitede, gelmek nasip olmadı, bu sene nasip oldu. Ancak arkadaşının memleketi olunca da insan bir sıcaklık hissediyor bir yere.

Kavala, minik bir sahil kasabası. Ancak önce direk Selanik’e geldim sabahleyin. Kamil Koç ile bilet alırken Kavala diye almıştım ancak otobüs sabah buraya geldiğinde saat 5 olduğu için (hiçbir yer açık değildi) ben de Selanik’e gideyim dedim.

İyi de oldu. Otobüste bir kadınla tanıştım, iş için gidiyormuş. Ben 41 numaradaydım. O da koridorun karşısındaki koltukta oturuyordu. Otobüse binince ona selam vermiştim sonra gümrükte bana yardım etti. Direk Selanik’e gitme fikrini veren de oydu. Ancak kararı sabahın köründe Kavala’ya gelince fark ettim. Rüyamda otobüsün ayakkabılarımı götürmesiyle uyandım. Ve şoför Kavala, dedi. Bir an otobüste uyumak ve sonra vakitlice Selanik’e varmak mı? Yoksa inip burada sabahın olmasını beklemek mi? Sorusunun arasında kaldım. Ve otobüsü tercih ettim.

Otogarda bir saat boyunca bilgi verdi, kahve ısmarladı. O anda Türkiye’de bulunan yabancılar için yaptığım her şeyi yapabildiğime şükrettim. Beni taksiyle ana caddeye bırakmak istedi. Kadın şoförlü bir taksiye bindik ancak yönümüz farklıymış. Taksiden inip yeniden otogara geldim ve otobüs bileti aldım, ve şehir merkezine giden otobüsü beklemeye başladım.

Durakta oturdum. Yanıma kırmızı çantalı, kırmızı gözlük çerçeveli 60lı yaşlarında olduğunu düşündüğüm alımlı bir kadın da oturdu. Eskimiş demirden oturaklardan biri kalktığında oturağın dengesi bozuldu ve birden birbirimize baktık ve gülümsedik. Sonra onun çat pat İngilizcesi ile şehir merkezine gitmek istediğimi anladı ve otobüse binerken bana sahip çıktı resmen. Ve durağım gelip inene kadar beni gözetti. Allah razı olsun.

Sonra inip yürümeye başladım. EGNATIA Caddesi’nde. Zaten şehrin ana caddelerinden biri bu, belediye otobüslerinin durakları da o cadde üzerinde. Onun altında denize paralel bir cadde daha var; TSİMİSKİ. Onda da sağlı sollu mağazalar var.

Önce deniz mi yoksa Atatürk’ün evi mi, diye sordum. Dedim hazır 29 Ekim ertesi, ben Ata’mın doğduğu evi ziyaret edeyim. İlkokulda kitaplarda gördüğüm resmin gerçek halini. Ali Rıza Bey, Zübeyde Hanım, Şemsi Efendi İlkokulu ve ardından gelen öyküler…

Meğer konsolosluk ile yan yanaymış. Tam yaklaşırken bir Türkçe ses duydum. Kurabiye’nin tadına bakmak ister misiniz? Çay ikramımız da var. İnsanın memleketinin olması ve anadilinin olması ve memleketten uzakta anadilinin konuşulmasının tatlılığını hissettim. Tabi dedim, ağzıma minik bir parça attım. “Daha büyük bir parça alsanıza” dedi. “Teşekkür ederim” dedim. Konuşan Selen’miş, aslen İzmirli, eşinin vesilesiyle burada ve bir yandan da çalışıyor.

Zili çalıp içeri girdim. Yetkili Türk, kimlik bilgimi aldı, ziyaret ettiğimi belgelemek için. Türkçe konuşmak yine güzeldi. Bu arada gün boyunca İngilizce anlaşmak da güzeldi, bildiğim tek tük Yunanca’yı konuşup insanların yüzünü güldürmek de güzeldi. Kalimera(iyi günler), efaristo (teşekkürler), efaristopoli (çok teşekkürler)…

Avludan eve girdim, mutfak, odalar, resimler ve mumdan heykeller… Bir ülkenin ve milyonların kaderini değiştiren Mustafa’nın doğduğu yer. Ölümünden yıllar sonra bile sevgiyle anılan sonrasında Atatürk de olan Mustafa. Peygamberimizin adında da var Mustafa; o da Muhammed Mustafa. Ve Mustafa’nın kelime anlamı ise “seçilmiş” demekmiş. Babamın babası olan dedemin adı da Mustafa. Mustafa Ata. Ata soyadını da onun babası İbrahim dedem almış soyadı kanunu zamanı. Orada İbrahim dedemi de andım ve bütün dedeleri, yaşamın bugüne akmasında emeği geçen, bugün barış ve güven içinde yaşamamızda vesile olan herkesi…